Aydın ve Alevi yakmanın cezasız kaldığı bir ülkede yaşamak…

Aydın ve Alevi yakmanın cezasız kaldığı bir ülkede yaşamak…

1-2 Temmuz 1993. Benim için de unutulmaz bir tarih. Çok uzaklardaydım gerçi…Ama ben o meşum gecede, Çeşme açık hava tiyatrosunda ünlü rock şarkıcısı Brian Adams konserini keyifle izlerken, ülkenin öbür ucunda caniler 35 kişiyi (33 aydın ve iki otel çalışanı) diri diri  yakmışlardı. Ertesi gün öğrendiğimde kendime gelememiş ve bir tuhaf suçluluk duygusu duymuştum. Yıllardır da aynı şeyi hissederim…

Bu film içlerinde tek yabancı olan Hollandalı bir genç kızın, Carina’nın öyküsünü anlatıyor. Fizik olarak Hollandalı’dan çok Türk’ü andıran Carina daha önce de ülkemize gelmiş, nişanlısıyla Ankara’da kalmış. Kadın sorunlarına meraklı genç kız, bir Türk üniversitesine gelip ülkemizdeki kadının durumu üzerine bir tez yapmak istiyor. Annesi ve nişanlısının kötümser öngörülerini dinlemeyip geliyor da… Ama akıbetinin ne olduğunu biliyoruz.

Madımak filmine merak ve heyecanla gittim. Türk yakın tarihinin bu en üzücü olayını, bu insanlık faciasını görüp hatırlamayı içim hiç çekmiyordu. Ama bu gerekliydi. Ne var ki üzüldüğümle kaldım, buna küçük bir teselli getirebilecek iyi ve sağlam bir film bulamadım.

90 dakikalık filmin tam yarısı Carina, onun ülkesindeki ilişkileri, sonra Ankara’ya gelip bir ailenin yanında kalmasıyla gelişiyor. Sonra birden Sivas’a doğru yola çıkıyor. Tam o sırada, kim olduklarını öğrenemediğimiz bir avuç ‘kötü adam’ beliriyor. Karanlık odalarda buluşup bir şeytanlık planlıyorlar. Sonra her şey çabucak gelişiyor. Ve Madımak faciası yarım saatte olup bitiyor.

Film genelde biraz özenilmiş bir müsamere havasında. Ya projenin önemini ve büyüklüğünü kavrayamamışlar. Ya da bunun altında ezilmişler.

Böylece halkı bir Alevi kültür şenliği dolayısıyla Aleviliğe ve genelde iyi, güzel ve sağlıklı şeylere, bu arada elbette çağdaşlık, ilericilik ve Atatürkçülüğe karşı ayaklandıran  bir avuç yobazın ve olayın karşısında tümüyle hareketsiz kalan bir yönetimin acıklı öyküsünü izliyoruz.

Film genelde Vurun Kahpeye ve ondan uyarlanan üç filmin bir açıdan en ilkeli olan 1949 yapımı filmin düzeyini aşamıyor, hatta onun bile gerisinde kalıyor. Sinema olarak tutuk ve donuk. İki örnek: bize Carina’nun memleketini ve çevresini göstermek için Amsterdam’a gitmeyi göze alan ekip, faciaya dekor olan Sivas’ın tek bir görünümünü bile vermiyor, kamerayı bir kez olsun şehirde dolaştırmıyor. Kamera sanki uyduruk bir Madımak Oteli’ne çadır kurmuş halde kalıyor. Hep söylediğim ‘sinema zamanı ve mekanı verme sanatıdır’ ilkesine ne kadar ters düşen bir tutum!…

Birçok olay bir masa çevresinde geçiyor: Kadın yemekleri, kitap imza günleri, komplo hazırlamalar. Hepsinde ortak bir şey var: masanın bir yanı boş kalıyor. Niye? Oraya  kamera gelecek ki olup biteni çeksin!… Eğer böyle bir çekimle ve bunun inatla tekrarlanmasıyla herhangi bir gerçeklik duygusu elde edilebileceğine inanan varsa…Lütfen sinemaya hiç bulaşmasın!…

Sonuç olarak film, 2012 yılında Soner Yalçın’ın başlayıp o içeri alınınca bir avuç gönüldaşının bitirdiği mütevazı Menekşe’den Önce belgeselinin düzeyine de erişemiyor, o filmin verdiği yoğun kederi bize geçiremiyor.

Böylece iyi bir fırsat heba ediliyor, önemli bir şans kaçırılıyor. Ama asıl önemlisi şu: bu ülkede alıp başını giden bir milliyetçilik var. Ve herkes adeta yarış halinde Türk olan her şeyi övmeye, yüceltmeye, bir anıt gibi dikmeye sıvanıyor. Cumhurbaşkanından başbakanına, kimi parti yöneticilerinden kimi köşe yazarlarına, herkes milliyetçiliğe sığınmış. Sanki milliyetçilik her şeyi yapıştırıp bir arada tutacak, en doğal farklılıkları silecek, çeşitliliği törpüleyecek ve elbette en olmadık, en acıklı, en utanılacak eylemleri masum gösterecek bir macun, bir sihirli tutkal…

Peki ama o zaman Madımak’ı ne yapacağız? Nerelere sokacak, hangi karanlık dolaplarda saklayacağız? Hadi Ermeni olaylarını unuttuk, soykırımı tanımadık. Varlık Vergisi olayını defterden sildik, hatta yürekli Tomris Giritlioğlu, kadın başıyla o nefis Salkım Hanımın Taneleri filmiyle hesap sorduğunda, biz. Filmi yasaklamaya çalıştık, sonra da ortalardan yok ettik. Ya da 6-7 Eylül 1955 olaylarının gerçek dökümünü hiç yapamadık.

Peki ama Madımak olaylarını ne yapacağız?  Burada artık ’yabancılar’ yok, farklı dil, din ve etnikler yok. Ne yapıp etmişsek kendi insanlarımıza yapmışız. Hepsi Türk,  hepsi Müslüman. Ne Rum var, ne Yahudi. Ne Ermeni var, ne Kıpti. Bir Hollandalı kızcağız var sadece… Onu yakmak için mi acaba o 35 cana kıyıldı?

Yoksa kusurları yeterince ‘milli ve yerli’ olmamak mıydı? Hemen hepsi aydındı, önemli bölümü Alevi’ydi. Ve orada Müslüman olsa da biraz farklı bir kültürü temsil ediyor, Pir Sultan Abdal Derneği Kültür Etkinlikleri’ne katılıyorlardı. Ne büyük suç!…

Böylece, bu pek başarılı olmayan film en azından şunu hatırlatıyor: o gün orada devlet yoktu. Ve onca insanın imdadına kimse koşmadı. Vali ilgisiz, emniyet müdürü çaresiz, polis yetki açısından yetersizdi. Hatta bir ara yakılmak üzere olan otelin önünden koşar adımlarla çekip gittiler. Askeri komutan ise –en azından bu filme göre- nedense yobazlarla al takke ver külahtı.

Erdal İnönü erişilmezdi, bakan bilmem kim ürkek… Başbakan Tansu Çiller ise sanki Türkiye’nin değil, uzaklardaki bir ülkenin başbakanı gibiydi. Evet, filme göre tüm bu insanlar bu pozisyonları almışlardı. Ve sanki o 35 kişinin ölümü, artık kaçınılmaz kaderleriydi.

Peki ama bu nasıl oluyor? Bu iyi niyetli, ama iyi olamayan filmin gösterdiği tüm bu gerçekler, o milliyetçiler tarafından nasıl karşılanıyor? Bu korkunç cinayetleri kendi milliyetçilikleriyle nasıl bağdaştırabiliyorlar? 

Her fırsatta Türk’ü yüceltirken, böylesi bir büyük kolektif suçu, üstelik hala tam olarak hesabı görülüp suçluları cezalandırılmamış olan bir Türkiye’de yaşamayı nasıl kabullenebiliyorlar? Vicdanları nasıl buna razı oluyor? Merak etmez misiniz?


t24.com.tr | Atilla DORSAY

 

Yorum Yap